İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Göbeklitepe

Arkeolojik olarak M.Ö. 9600 yılı gibi eski bir zamanda sınıflandırılan Göbeklitepe, M.Ö. 9500 yılına kadar karbon tarihlidir. Bu yaklaşık olarak Platon’un Atlantis uygarlığının yok olduğunu söylediği zaman kadar eski. Göbeklitepe, Fırat Nehri’nin az aşağısında Toros yaylalarında birçok insanın dünyanın en eski uygarlığı olarak düşündüğü Sümerlerden 5000 yıl önce inşa edilmişti.

“Göbeklitepe inanılmaz bir yer.” Johannesburg’daki Witwatersrand Üniversitesinde Arkeoloji Profesörü olan David Lewis-Williams,“Göbeklitepe dünyanın en önemli arkeolojik alanı.” diyor. Şanlıurfa’nın bir zamanlar, peygamber İbrahim’in vatanı olarak İncil’de bahsedilen Ur şehri olduğu ve peygamber İsa’nın mendilinin de burada olduğu rivayet edilir. Urfa, şehrin içinden geçerek Fırat’a katılan nehrin kaynağı olan Toros dağlarının yağmurlu cephelerine bitişiktir. Urfa’daki Balıklı Göl’de bulunan bir kireç taşı heykeli milattan önce 9000–10.000 aralığına kadar karbon tarihlidir ve dünyanın en eski heykeli olarak bilinir. Heykelin gözleri obsidyenden yapılmıştır.

Göbeklitepe’yi 1994 yılında yaşlı bir Kürt çoban olan Şafak Yıldız, gözüne çarpan bir şeyin üzerini temizleyip dikdörtgen bir taşı gördüğünde keşfetti. Bu bölgeyi daha önce Amerikalı arkeolog Peter Benedict çalışmıştı, fakat buranın eski bir Bizans mezarlığı olduğunu sanmıştı. Alman arkeolog Harald Hauptmann ve Urfa Müzesi’nden Adnan Mısır ile Eyüp Bucak 1995 yılında başlattıkları kazılarda bu alanın çok daha büyük olduğunu keşfettiler.

Göbeklitepe aslında bir tepenin yamacındaki dairesel ve oval yapılar dizisidir. Spekülatif medya burayı Adem ve Havva’nın yaşadığı Eden Bahçesi’yle ilişkilendirmiştir. Göbeklitepe gerçekten çok eski olmasına rağmen ne benzersizdir, ne de bir bahçedir. Buna rağmen medeniyetin başlangıcı, Sümer uygarlığından Göbeklitepe’nin inşasına çekilmiştir. Ne yazık ki bu, gereken dikkati çekemedi.

Medeniyetin Başlangıcını Değiştirmek

İncil’de bahsedilen Erika yerleşiminin ve M.Ö. 8000’e tarihlenen taş duvarlarının keşfi, “medeniyet”in doğum tarihini geriye çeken ilk şeydi. Ain Ghazal, sık sık Erika’nın kardeş bölgesi olarak görülüyor ve 15 hektarlık alanı ile Ortadoğu’nun en büyük Neolitik bölgesi olarak Erika’nın dört katı büyüklüğünde. Amerikalı arkeolog Gary O. Rollefson burayı M.Ö 7250 yılına kadar tarihlendirmişti ve tarımın M.Ö. 6000’de yani kentin kuruluşundan sonra başladığını keşfetmişti.

Bu dönemde Ain Ghazal’da 2000 kişi yaşıyordu. Ama M.Ö. 5000’e kadar burası tamamen terk edilmişti. Bu bölgede boyutları 35–90 santimetre arasında değişen otuz heykel bulunmuştu. İnsan gibi görünen bu heykeller aslında tanrılar veya ataların simgeleridir. Erika’nın keşfi İncil’in mitlere değil, tarihe dayandığı yönündeki hipotezleri güçlendirdi. Ama daha sonra, ne yazık ki Anadolu’da Erika’dan daha eski bölgelerin bulunması çalışmalara ilgiyi azalttı.

İlk kazılar sırasında Göbeklitepeİlk kazılar sırasında Göbeklitepe
İlk kazılar sırasında Göbeklitepe

Bu alanlardan en ünlüleri Çatalhöyük’tür. 1958’de İngiliz arkeolog James Mellaart tarafından keşfedilen Çatalhöyük’te 1961’de kazılar başladı ve sonucunda M.Ö. 7500–5700 yıllarına tarihlendi. Mellaart bunu “Neolitik Roma” olarak nitelendirdi ve gerçekten de “yerleşim” adına layıktı. Yapılarında, sakinlerinin, ana tanrıça kültü olarak nitelendirilen bir dine sahip olduklarına dair açık işaretler görülüyor; ancak bu teori çok tartışma konusu olmuştur. Net olan, ölülerin binaların zemine gömülmüş olması ve bu yapıların birçoğunda boğa tasvirleri bulunmasıdır. Bazı insanlar aralarında 3000 yıllık bir fark olmasına rağmen Girit’teki Minos uygarlığı ile Çatalhöyük’ü ilişkilendirmeye çalışmıştır.

Çatalhöyük, Türk bölgesinin tarihi geçmişini yavaş yavaş ortaya çıkaran keşiflerin başında geliyordu. Göbeklitepe şimdiye kadar keşfedilen en eski yerdir. Bununla birlikte, her alanın çok etkileyici özellikleri bulunmasına rağmen, bu alanların varlığı yalnızca uzmanlaşmış basına bildirilmiştir.

Çayönü
Çayönü

Göbeklitepe’ye yaklaşık 96 km mesafede bulunan Çayönü’nün düzeni, ızgaraya benzediği için“ızgara planı” olarak bilinen bir tasarıma uygundur. Bu, dikkatli bir planlamaya işaret ediyor. Amerikalı Linda ve Robert Braidwood, Türk arkeolog Halit Çambel ile birlikte Çayönü’nü 1964’te kazmaya başladılar ve keşif yapıldığı sırada bina zeminlerinin terrazzo (yanmış kireç ve kil) olduğunu keşfettiler. Bu ilk önce Romalılar tarafından kullanılmıştı. Alan, metallerin kullanımına ve bakırın eritilmesine ilişkin en erken kanıtları da ortaya koydu. Bakır kullanımı hemen yakındaki Diyarbakır Ergani’nin bakır yatakları (ve obsidyen cevherleri) göz önünde bulundurulduğunda sürpriz olmamalı. Bunların hepsi M.Ö. 7500–6600 tarihli bir alanda. Çoğunlukla, Çayönü Çatalhöyük’te sona erecek çağı başlatan alan olarak görülür.

Çayönü çiftlik hayvanı olarak yetiştirilmiş domuzlara ev sahipliği yaptığı gibi kana bulanmış bir kafatası deposuna da ev sahipliği yapıyordu. Kimileri bunu insan kurban edildiğine dair bir işaret olarak kabul ederken, bazıları tek bir kanıta dayanarak bunu söylemeye şüpheyle yaklaştılar. Diğer arkeolojik kanıtlar, insanların ölüm çukurlarında öldürüldüklerini, çocukların kavanozlar içinde canlı canlı gömüldüğünü veya bronz kazanlarda kavrulduğunu söylüyor. Çayönü kesinlikle bir medeniyetti, ama belki de bizim isteyeceğimiz türde değildi.

Nevali Çori
Nevali Çori

Diğer bir önemli alan, Diyarbakır ile Şanlıurfa arasındaki Hilvan ilçesinde yer alan Nevali Çori’dir. Harald Hauptmann 1979’da kazılar başlatmış ve büyük kireçtaşı heykellerini ortaya çıkarmıştı. Burası 1991’de Atatürk Barajı’nın inşasıyla sular altında kaldı. Göbeklitepe’yle birçok parelellik barındıran bölge M.Ö. 8400–8000 yıllarına tarihlenmiştir. Gerçek boyutunda ve yapılmamış kulaklarıyla yumurta şeklindeki bir kafa gibi tüm kalıntılar müzelerdedir.

Nevali Çori, Göbeklitepe’nin önünü açtı. Sular altında kaybolmasından kısa bir süre sonra, Göbeklitepe, kumlardan çıktı. Birçok kişi, Göbeklitepe’nin T şeklindeki direklerini bölgenin “imzası” olarak kabul ediyor. Bununla birlikte, Nevali Çori’de de bu T şeklinde sütunlar bulunmuştu. Göbeklitepe’de de bir kare kutup yeri bulunmasına karşın, yerleşim yeri olarak Nevali Çori dairesel tasarımdan daha çok karelidir. İki yapı arasında birkaç paralellik olmasına rağmen, Nevali Çori’nin sütunları yine de daha küçüktür ve tapınağı bir köyün içinde bulunmaktadır.

Göbeklitepe Ortaya Çıkıyor

Dr. Klaus Schmidt
Dr. Klaus Schmidt

Kıyaslama yapılırsa Göbeklitepe alanı görece küçüktür. İngiliz yazar Andrew Collins, üç tenis kortu büyüklüğünde olduğunu belirtiyor. Ana ekskavatörleri İstanbul’daki Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Klaus Schmidt ve Harald Hauptmann’dır. Bugüne kadar ortaya çıkarılan Göbeklitepe’deki komplekslerin tamamı, T sütunları bulunan yapılardı.

Bu sütunlar, “çizim tahtaları” olarak kullanılmış ve çoğu, böceklerin ve örümceklerin yanı sıra domuz, tilki, sürüngen, aslan, timsah ve kuş gibi hayvanları tasvir etdiyor. Bunların çoğu, sütunların düz yüzeylerinden oyulmuştur. Bazılarıysa, 2006 kazı sezonunda bulunanlar gibi, üç boyutlu heykellerdir. Binlerce yıl sonra Mısır’da ve Sümerlerde göreceğimiz taş oymacılığının ilk örneklerini bunlar oluşturmuştur.

Şimdiye kadar, dört dairesel/oval şekilli kompleks kazıldı. Duvarlar işlenmemiş kuru taştan ve zemin terrazzodan yapılmıştır. Duvarların iç kısmında, genellikle duvar boyunca tekrar eden desenle birkaç T sütunu bulunur. Böylece, direğin iki ana yüzü, kompleksin içinde olan herkes tarafından oyulabilir ve görülebilir. Her bir kompleksin dış duvarlarını alçak bir bank sarar.

Yapılar tepenin güney yamacında, kabaca kuzey-güney doğrultusunda konumlandırılmıştır. Tüm T sütunları tepenin güneybatı yamacındaki bir taş ocağından çıkarılmıştır. Taş ocağında bir sütun hala yerinde duruyor. Yedi metre uzunluğunda ve üç metre genişliğinde. Eğer tam kazılmış olsaydı, 50 ton gelirdi. Bu da, taşlarla inşanın Mısır’da ya da Stonehenge’le İngiltere’de başlamadığını iyice vurgulamış oluyor.

Kazılan ilk dairesel yapı olan A kompleksi, “yılanlı sütun yapısı” lakaplıdır. Çünkü yılan tasvirleri, T sütunlarındaki oymalara hâkimdir. Bununla birlikte bir başka sütunda boğa, tilki ve turna üçlüsü “üst üste yerleştirilmiş”tir. Bazı sütunlarda yalnızca boğa, bir başkasında sadece tilki ve benzeri şeyler de bulunmaktadır.

B kompleksi, doğudan batıya 9 metre, kuzeyden güneye ise 10–15 metre aralığındadır ki buranın kazı çalışmaları hala devam ediyor. Buna rağmen zeminine kadar kazılan tek yapıdır ve bu şekilde terrazzo zemin ortaya çıkmıştır. İki merkezi sütunun üzerinde büyük tilkiler tasvir edilmiştir. 9 numaralı merkezi sütun 3.4 metre uzunluğundadır ve yaklaşık 7.1 ton gelir. 10 numaralı diğeri ise 3.6 metre ağırlığındadır ve 7.2 ton gelir. Kompleksin bu yekpare sütunlara ev sahipliği yapması atalarımızın sadece taş ustalıklarını değil; aynı zamanda dekorasyon ve işlemedeki becerilerini de gösterir. Arkeologlar, Göbeklitepe’de 200 T sütunu olduğunu düşünüyor. Her biri ‘sadece’ 5 ton gelseydi bile bu, 1000 ton ağırlığında kazınmış, işlenmiş taş anlamına gelir. Bu da tapınağın yapımına verilen önemi ve çabayı gözler önüne seriyor.

C Kompleksi 27 Numaralı Sütunu
C Kompleksi 27 Numaralı Sütunu

Kompleks C, çeşitli yabani domuzları tasvir ettiği için “domuz çemberi” olarak adlandırılır. Duvarlarda aslında 9 sütun varken bunlardan bazıları geçmişte çıkarılmış. Sütunlardan birinde bir ağ içinde kuşlar görünüyor. Daha sonraki kültürlerin göçmen turnaları ağlarla yakaladığı bilindiğinden bu işlemeler aslında bu geleneğin çok daha öncesine dayandığını gösteriyor olabilir mi? Komplek C, içerisinde U şeklinde bir taş bulunmasıyla da dikkat çekiyor. Bu taşın geçit veya içeriye giriş taşı olduğu düşünülüyor. 70 santimetre aralığı olan bu taşın bir tarafında yabani domuzlar tasvir edilmiş, fakat diğer tarafı malesef kayıp. Bu U şeklindeki taş ve üzerindeki domuz, sanatçının teknik bilgisinin bir kanıtı. 27 numaralı sütundaki üç boyutlu sürüngenle birlikte bu, daha da gözler önüne seriliyor. Bu girift heykelin Michelangelo’nun David’ine denk olduğu söylenebilir.

D kompleksine ise ‘Taş Devri Hayvanat Bahçesi’ adı takılmış. 43 numaralı sütunda akrepler kol gezerken, bazı sütunlar o kadar bol tasvirlerle dolu ki ‘hayvanat bahçesi’ bu alana çok uygun bir isim. Yine (18 ve 31 numaralarıyla) iki merkezi sütun bulunuyor. Bazı sütunlarda H harfi ve onun yan yatmış şekline benzeyen semboller bulunuyor. Diğer semboller bir yarım ay, haç ve yatay barlardan oluşuyor. Bunlar yazının ortaya çıkışının bizim sandığımızdan çok daha eskiye dayandığına dair kanıtlar olabilirler. 33 numaralı sütun bu karmaşıklığın yıldızı. Schmidt, bu sütundaki sembollerin neredeyse Mısır hiyerogliflerine yaklaştığını söylüyor. Böylece piktografinin yani resimlere dayanan bir yazı dilinin M. Ö. 10.000 yılında ortaya çıkmış olduğuna inanıyor.

Bu ortaya çıkmış ve hala kazılan oval yapılar, Malta’da Taş Devri’nde inşa edilmiş oval komplekslere benziyor. Bu nokta çok önemli; çünkü Malta’daki bu yapıların eşsiz olduğu sanılıyordu.

Tepe boyunca aşağı inen bir taş tapınak, aynı şekilde ovaldir ve mezar odasına bir geçit bulunur. Diğer bölgelerde bu alan bir insanın giremeyeceği kadar darken, burada içeri girilebilecek kadar geniştir. Tepenin kuzey yamacında üçgen şekilli ve ‘aslan sütunlu yapı’ olarak bir başka kompleks vardır. İçindeki dört sütunda kaplan veya leopar olması muhtemel tasvirler vardır. Sütunlardan biri 30 santimetre uzunluğundadır ve üzerinde çömelerek doğum yapıyormuş gibi görünen bir kadın vardır.

Göbeklitepe ile İlgili İddialar

Göbeklitepe’de kazılar halen devam ediyor ve sözü geçen 200 sütunun yalnızca dörtte biri kadarı ortaya çıkarıldı. Yani, çok daha fazla sürpriz olabilir. Sonuca varmek için henüz erken olabilir, ama yine de bunlar ne anlama geliyor? Bölge eski olduğunu düşündüğümüz şeylerin bizim düşündüğümüzden kesinlikle daha eski olduğunu gösteriyor ve bunların hepsi tek bir alanda mevcut. M. Ö. 10.000 yılında önemli bir uygarlığın var olduğu birkaç on yıl önce kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği bir şeydi.

Klaus Schmidt, Göbeklitepe’yi ‘ilk tapınak’ ve ‘Taş Devri avcısının kutsal alanı’ olarak etiketledi. Ona göre burası tek bir kabile tarafından değil, bölgede yaşayan birkaç kabilenin ölüm kültlerinin bir parçası olarak inşa edilmişti. Oyulmuş hayvanların, ölülerini korumak için konduğu düşünülebilir. Çayönü’nde, daha önce bahsedildiği gibi, bir yapıda insan kafatası ve kemikleriyle dolu bir bodrum bulunur. Göbeklitepe’de ise şimdiye kadar ne böyle bir yer bulundu, ne de yerleşim yeri olduğuna dair bir işaret. Öyle görünüyor ki burası sadece dini bir amaçla inşa edilmiş.

Ayrıca görünüyor ki aynı antik Mısırlılar gibi Göbeklitepe’deki uygarlık da günlük yaşamdaki yapılara nazaran dini merkezlere çok daha fazla önem veriyordu. Şu ana kadar sadece B kompleksi zeminine kadar kazılmış olmakla beraber hiçbir mezar veya lahit bulunmadı.

Bazıları, avcı-toplayıcı insanların Göbeklitepe’yi oluşturabileceklerine şüpheyle bakıyor. Bölgede bir çok ok ucu bulunmasına rağmen, hiç inşaat aleti bulunmaması onları destekliyor görünüyor. Bulunan bu aletlerin masaya (ki eğer o zamanlar varsa) yemek koymaktan ziyade kutsal bir avın parçası olduğu da düşünülebilir.

Schmidt, avcı-toplayıcıların bölgede yılın belli bir zamanı toplandığını düşünüyor. Bu zamanların güneş veya ay takvimine göre mi hesaplandığı tamamen meçhul, ama üzerinde durmaya değer bir sorun. Aynı şekilde mantıksal olarak Göbeklitepe’yi inşa edenlerin orada yaşadığı ve yiyecek, barınma gibi ihtiyaçlarının başkaları tarafından karşılandığı da düşünülebilir. Arkeologlar, 10–15 ton ağırlığındaki taşları kaldırıp 100–500 metre ötesindeki inşa alanına götürmek için yaklaşık olarak 500 adam gerektiğini tahmin ediyorlar. Schmidt, bu inşaatçı topluluğun ihtiyaçlarının karşılanması için tarımın ‘icat edildiğini’ düşünüyor. Bu yerleşik inşaatçıları besleyebilmek için, tepedeki yabani otları yetiştirmeye başladılar. Kısacası din, insanları tarım yapmaya teşvik etti.

Dini öneminin yanısıra Göbeklitepe’deki taş bloklardaki figürler, o zamanlardaki insanların duvarcılıkta ve taş oymacılığında geldiği noktayı gösteriyor. M.Ö. 10.000’deki atalarımızın çok yetenekli olması, medeniyetin kökeniyle ilgili uzun süreli inançları yok eden arkeolojik bir keşiftir.

Oymalara gelince, neden bazı hayvanlar seçildi de diğerleri seçilmedi? Niçin tasvirler belirli bir düzenden ziyade rastgele işlenmiş görünüyor? Gerçek şu ki, bilmiyoruz. Sonraki uygarlıklarda, bu hayvanlara ilahi nitelikler verildi. Bazı kültürler yılanları tasvir etmeyi tercih ettiler, çünkü bu hayvanlar derilerini yeniledikleri için yeniden doğumun bir sembolü olarak görüldüler. Diğerleriyse aynı hayvanı farklı nedenlerle seçti. Şimdiye kadar Göbeklitepe’nin yaratıcılarının ve kullanıcılarının neye inandığını gösterecek hiçbir şey bulunmadı.

Bazı gözlemciler, turnaların insan bacaklarıyla tasvir edildiğini ve böylece bir tür şamanizmin deneyimlenmiş olabileceğini düşünüyorlar. Kardeş bölgelerde de özellikle kuş bedeni insan kafası olmak üzere insan-hayvan karışımı canlıların tasvirleri keşfedilmiştir. Binlerce yıl sonra Mısırlılar bunu, ölümden sonra özgürleşen ruhun şamanik uçuşunu göstermek için kullandılar.

Göbeklitepe’deki T sütununda örülmiş gibi duran yılanlar
Göbeklitepe’deki T sütununda örülmüş gibi duran yılanlar

Andrew Collins de günümüz Türkiye’sindeki bu bölgelerdeki şamanik potansiyellere vurgu yaptı. Daha önce bahsedilen çıplak kadının saçları yarımküresel mantar kafası şeklindedir. Göbeklitepe’deki sütunlardan birinin bir yüzünde dördü aşağı doğru giderken beşincisi onları karşılamak için yukarı giden mantar şeklinde kafaları olan yılanları gösterirken, sütunun diğer tarafı örülmüş gibi duran ve mantar şeklinde başlık takan yılanları tasvir ediyor. Bu, halüsinojenik mantar veya benzer zihin karıştırıcı maddeleri içeren bir ayinin kanıtı mı?

Nevali Çori, Göbeklitepe ve (Suriye’deki) Jerf el-Ahmar’da akbaba kemikleri bulunmuştur. Kuzey Irak’taki Yukarı Zagros Dağları’ndeki müşterek bir mağara alanında kırmızı toprak boyasıyla boyanmış kesik kuş kanatları bulunmuştur. Bunlar M.Ö. 8870’e kadar tarihlenmiştir. Bu kanatların belli bir törende kullanıldığı düşünülse de tam olarak ne için kullanıldığını söylemek zor. Bununla birlikte, insanların o zamanlar ölülerini yüksek yerlere koyarak akbabaların onları yemesine izin verdikleri bilinmektedir.

Çatalhöyükte’teki bir duvar resminde ölülerin kemiklerinin bırakıldığı bir kulenin resmi bulunmuştur. İlginç bir şekilde Göbeklitepe’deki anıttaşların arkasında da insan kemikleri bulunmuştur. Schmidt’e göre avcılar tanıdıklarının cesetlerini buraya getiriyorlardı ve uygun nişlere bırakıyorlardı. Daha sonra da etlerinden arındılıyorlardı. Bu ritüelde sadece insanlar değil vahşi hayvanlar da bulunuyordu. Bu T sütunlarında neden bu kadar çok hayvan olduğunu da açıklayabilir. Belki de burayı inşa edenler ölülerinin bir parçasının bu hayvanlarda yaşadığını düşünüyorlardı.

Medeniyetin Beşikleri

Göbeklitepe ve kardeş bölgelerinden çıkarılan sonuç, monolitik yapı çağının bilindiğinden daha eskiye gittiğidir. Daha önce Mısır piramitleri ve Stonehenge gibi yapılar aklımıza gelirken şimdilerde atalarımızın 12.000 yıl önce büyük taş bloklarını inşaat için taşıdığını biliyoruz. 10.000 yıl öncesinden sfenks gibi bir şey de bulunsa, artık eskisi kadar önemi olmaz. Türkiye’deki bu alanlar, eğer Atlantis’in kayboluşu ve Büyük Tufan gibi olayların var sayılan zamanlarından daha eskilere gidiyorsa; bu insanlar, sadece ‘selden kurtulan insanlar’dan fazlasıdır.

Antik tarihimiz çok ilginç ve karmaşık. Göbeklitepe uygarlığını takip eden uygarlıklar domuzu, koyunu, sığırı ve keçiyi evcilleştirdiler. Buğday tarımı yaptılar. Nitekim son yıllardaki çalışmalar, ilk buğday yetiştiriciliğinin Göbeklitepe’ye 32 kilometre uzaklıktaki Karacadağ’da meydana geldiğini gösteriyor. Çavdar ve yulaf gibi diğer hububatlar da burada ortaya çıkmıştır. Schmidt’e göre, bu macera M.Ö. 8000’de başladı.

Göbeklitepe’ye medeniyetin beşiği demek kolayınıza gelebilir. Hemen hemen aynı zamanda insanlar Meksika’da mısır tarımı yapıyorlardı. Bu, diğer kıtalarda da medeniyetin geçmişinin ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Hatta M.Ö. 18.000 yılında Kuzey afrika’daki atalarımız Berberi koyununu evcilleştiriyorlardı. Dahası, Filistin’deki Nahal Oren’de hayvan yemi olarak kullanılan buğday kalıntıları, tarımın M.Ö. 14.000 kadar eskiye gittiğini gösteriyor.

Her halükarda Göbeklitepe’nin yalnız olmadığı aşikardır. Çok fazla ilgi çekiyor olabilir, ama onunla birlikte Urfa’nın 63 kilometre doğusundaki Karahan Tepe’si de bir o kadar ilginç. Arkeolog Bahattin Çelik tarafından kazılmaya başlanan tepenin tarihi M.Ö. 9500–9000 yıllarına dayanıyor. Göbeklitepe’deki sarmal yılanlar, oymalar ve T sütunları burada da var. 325,000 metrekarelik bir alanı kaplayan tepe, Göbeklitepe’den çok daha büyüktür. Yaklaşık 2 metre aralıklı taş sütunlar yerden bir çıkıntı yaparak adeta bir arkeologun onları ortaya çıkarmasını bekliyor. Diğer taş oymaları arasında keçi, ceylan, tavşan ve çıplak bir erkeğin bozulmuş heykeli bulunmaktadır.

Tüm bunlardan tarihimizin bizim bildiğimizden daha farklı olduğundan başka sonuç çıkarmak için henüz çok erken. Erika’nın keşfinin İncil’in tarihsel gerçeklikler içerdiğini kanıtlaması gibi bu alanlar da Sümerlerin bazı inançlarına ışık tutabilir. Onlara göre tarım, hayvancılık ve dokumacılık gibi faaliyetler Anunna tanrılarının yaşadığı Du-Ku Dağı’ndan geliyordu. Göbeklitepe’nin bahsi geçen dağ olması oldukça küçük bir ihtimal olsa da, genel kanı Toros Dağları’nın ön cephesi civarında yoğunlaşıyor.

M.Ö. 8000’de Göbeklitepe’nin inşaatçılarının torunları, buraya tonlarca toprak getirerek bugün bildiğimiz Göbeklitepe’nin göbeğini yapay olarak oluşturdular. Bunu neden yaptıklarını bilmiyoruz. Bu yaptıkları, yapıyı çok sonraki kuşaklara kadar korumuş olsa da, inanılmaz bir çaba ve zaman gerektiriyordu. Schmidt’e göre o zamanlarda bu alan verimsizleşiyordu. Ağaçlar kesilmişti ve toprak giderek daha kuru ve cansız oluyordu. Bu yüzden de insanların göç etmesi gerekiyordu. Bu dağılmanın ardından Sümer uygarlığını başlatan kişiler aynı kökten geliyor olabilir miydi? Bu ihtimallerden sadece biri.

Antik Mısır’da da dini yapılar, eğer yıkılmamışlarsa bile, zamanla terk edilmiştir. Çünkü artık çoktan geçmiş olan zamanın belirli bir döngüsüne aittirler. Göbeklitepe’deki durum buysa, astronomi bir milenyum daha yaşlıdır. Geçtiğimiz 50 yılda M.Ö. 10,000–4000 yılları arasına ait algımız fazlasıyla değişti. Atalarımız o zamanlarda bile büyük uygarlıklar kurmuşlardı ve başka bir yerlerde çok daha eski yapılar keşfedilmeyi bekliyor olabilir.

Bununla birlikte avcı-toplayıcıların hayvanları nasıl gördüğünü veya ölüme ilişkin algılarını anlamamız yıllarca sürecek bir çalışma gerektiriyor. Ne yazık ki bu, sadece birkaç arkeologun çalışmaya cesaret ettiği ve oradan oraya koşturarak başka uygarlıklar keşfettikleri bir alan. Zaten birçok alan Göbeklitepe’nin şöhretine rakip olabilmek için yarışıyor. Daha önce bahsedilen Suriye’deki Jerf el-Ahmar, İ.Ö. 9600–8500 yıllarına dayanıyor. Başka alanlarda yakında başvurularını yapacaklar. Hepsinin tarihimizin bir parçası olduğu gerçek. Sadece bildiğimizden biraz daha farklılar.